ELAZIĞ BİNGÖL MUŞ BİTLİS VAN GEZİ REHBERİ – GEZİLECEK YERLER

                                                                     

HARPUT’TAN TUŞPA’YA

Güzel Ülkem’in her köşesi cennet. Tam da bu yüzden yüzyıllardır rahat yüzü görmemiş bu topraklar. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan terör yüzünden hep çekinildi ve buralara gitmek zorunluluktan ibaret sayıldı. Oysa öyle güzel doğası öyle çok tarihi var ki buraların, hem gözlerimiz hem duygularımız bayram etti diyebilirim.

        Önümüzde üç günlük bir tatil vardı ve tabi ki evde oturamazdık.  Kafamızda hep vardı Elazığ’dan taşınmadan Van’a doğru gitmek. Bu aylarda (nisan-mayıs) geçeceğimiz güzergahın bu kadar muhteşem olacağını tahmin edemezdik. Eğer siz de Van’a gitmek istiyorsanız bu güzergahı arabayla geçip bin bir çeşit el değmemiş manzaralara şahit olabilirsiniz.

BİNGÖL

        Sabahın erken saatlerinde ilk durağımız olan Bingöl’ün Solhan ilçesinde bulunan Yüzen Ada’ya vardık. Merkeze yaklaşık 45 km ve yolu ulaşım bakımından sıkıntısızdı.

Solhan Yüzen Adalar

Asıl adı Turna olan bu krater gölü çevresindeki uzun ve sık otların yakılmasıyla keşfedilmiş; üzerindeki toprak parçalarının yer değiştirmesi sebebiyle de ‘Yüzen Ada’ ismini almış. Derinliği ise kesin olarak tespit edilememiş, 50-60 metreden fazla olduğu varsayılıyormuş. Adacıklar itilerek hareket edebilmesinin yanında rüzgarın etkisiyle de hareket edebiliyor.

Gölün manzarasını daha rahat görebilmek için seyir terası yapılmış. Gölün içerisine girmek yasak. Sol tarafta piknik alanı ve günübirlik kiralanabilecek bungalovlar var. Sağda ise yemek yiyip bir şeyler içebileceğiniz restoran mevcut. Biz kahvaltımızı burada yapıp Muş’a doğru yola koyulduk. Zaman kısıtlamamız olduğu için şehir merkezlerinden ziyade doğal güzellikleri görmek bizi daha çok cezbediyordu ve Yüzen Ada bu konuda çok başarılı olmuştu.

MUŞ

          Muş deyince aklımıza o uçsuz bucaksız ovaları, yemyeşil doğal bitki örtüsü ve her yerden kıvrıla kıvrıla akan dereleri gelecek sanırım bundan sonra. O nasıl bir güzelliktir… Yol boyunca durup durup çimenlere kendimizi atmaktan ilerleyemedik bir türlü.

Muş’un isminin anlamına baktığımızda İbranicede ‘’Muşa’’ kelimesinden türediğini anlamının ise ‘’sulak verimli otlak’’ olduğunu bizde gezimiz (Muş ovası) boyunca gözlemledik ve hak verdik Yeşili ve tonlarını bir çok yerde görmüşüzdür ama böylesini uçsuz bucaksız ova boyunca, alabildiğince dümdüz ovada hiç görmemiştik. Ufuk çizgimiz artık burada yeşil renk ile bitiyordu.

MURAT KÖPRÜSÜ

        Muş’a doğru yemyeşil ovaların arasından ilerlerken, Muş merkeze 10 km uzaklıktaki Murat köprüsünü görmeden geçmek olmazdı, bahar dönemine denk geldiğimiz için Murat nehrinin gürül gürül sesi metrelerce uzaktan duyulmaya başlamıştı. Yolun sonunda, karşımızda 12 gözlü 143 metre uzunluğunda 4,77 metre genişliğinde yüksekliği ise 16 ile 18 metre arasında değişen kesme taşlar ile inşa edilmiş Selçuklu yapısı görkemli bir şekilde duruyordu, onca geçen zamana ve altından akıp giden suya rağmen (bu arada yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir) dimdik ayaktaydı.  Köprünün her iki yakasında da manzaraya hakim yerlerde dinlenebileceğiniz ve bir şeyler yiyip içebileceğiniz işletmeler mevcuttur.

Muş ovasında yolumuza devam ederken Korkut ilçesine giden yol üzerinde Ova boyunca kendiliğinden çıkan kırmızı Muş Lalelerini görünce kendimizi kırmızı mızraksı yapıya sahip Lalelerin içinde buluyoruz  Yemyeşil Muş ovası her sene Nisan sonu Mayıs başlarında kıpkırmızı bir ovaya dönüşüyor ama bu narin çiçeğin ömrü 15 gün kadar sürüyor.

Günümüzde ‘lale’ deyince dünyanın aklına Hollanda gelse de, yüzyıllar öncesi Hunlar taşımış Orta Asya’dan Anadolu’ya bu güzelim çiçeği. Nereye gitseler soğanlarını da yanlarında götürmüşler. Ama en çok Muş ovasını sevmiş, açtıkça açmış, yayıldıkça yayılmış buralara. Osmanlı zamanında da bizden Hollanda’ya giden laleyi öyle bir sahiplenmişler ki şu an ülke ekonomisinin en büyük gücü haline gelmiş. Ve maalesef şu an bizim ülkemiz de lale soğanı Hollanda’dan ithal ediliyor. Buradakilere sahip çıkılsa keşke… Bakar mısınız şunların güzelliklerine…

BİTLİS

          Muş ovasının yeşilinden zor da olsa ayrılıp bir sonraki durağımız Bitlis’e doğru yola koyulduk. Şehir merkezine girerken bizi yolun her iki tarafında gürül gürül akan şelaleler karşıladı. Bize de tabi ki burada bir fotoğraf molası vermek düştü.

Bir vadi içine kurulmuş şehir merkezinde eski ve yeni yapılar birbirine karışmış durumda, bu yüzden çok sıkışık. Biz kaleye çıkmak istedik fakat tadilatta olduğu söylenince şehri yukarıdan gören seyir terasına gittik.

Buradan o meşhur türküsündeki ‘beş minareyi’ de görmek daha kolay oldu. Minare sayma işlemini de başarıyla tamamladıktan sonra akşam konaklayacağımız Tatvan’ a doğru hareket ettik.

TATVAN 

Tatvan ilçe olmasına rağmen Van gölü kıyısına kurulduğu için nüfusun çoğu burada yaşamayı tercih etmiş ve Bitlis merkeze göre daha çok gelişmiş. Göl buraya apayrı bir hava katmış. Sahilde restoranlar, kafeler, yürüyüş yolları, parklar mevcut; havanın soğuk olmasını saymazsak şirin bir sahil kasabasını andırıyor. Vardığımızda hava kararmak üzere olduğundan kalacağımız otele çantalarımızı bıraktıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Büryan kebabı yeme hayalleriyle sorduğumuz birkaç yerin öğlene kadar açık olduğunu öğrendikten sonra hayal kırıklığına uğrasak da tavsiye üzerine Gökte Ada Restoran’a gittik. Yemekleri gayet güzeldi. 😉

             Sabahın ilk ışıkları saat 5’da odamıza vurunca uyuyabilmek pek mümkün olmadı. Biz de göl kenarı biraz yürüyelim diye çıktık. Burada yaşayanlar boşuna ‘Van Denizi’ demiyorlar, kıyıya varır varmaz bizde de deniz havası uyandırdı ve hemen atlamak geldi içimizden. Nurullah cesaret edip etrafı karlı dağlarla çevrili 1640 rakımlı buz gibi suya girdi, bense onun suya girmesiyle titremeye başladım.  Sanki suya atlayan bendim. Üşüyeceksin falan derken bizimki sanki Akdeniz’de serinliyormuşçasına kulaç atıp duruyordu.

Soğuk suyun etkisinden sonra otelimizde kahvaltımızı edip, bizi en çok heyecanlandıran duraklarımızda biri olan Akdamar Adası’na geçmek için feribot iskelesine gittik.

AKDAMAR ADASI

      Ada uzaktan bile insanı cezbedici duruyor ve tekneyle yaklaştıkça, insan oraya varmak için sabırsızlanıyor.

Efsaneye göre; vakti zamanında bu adada yaşayan Ermeni baş keşişin, güzelliği dillere destan Tamar adında bir kızı varmış. Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç bu kıza âşık olmuş. Genç çoban Tamar’la buluşmak için her gece adaya yüzer, Tamar ise her gece, karanlıkta yerini belli etmek için onu bir fenerle beklermiş. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına inmiş ve gence fener yakmış. Sevdiğinin haberi zanneden genç hemen suya atlamış. Kızın babası sürekli yer değiştirerek genci bir oraya bir buraya yüzdürüp, gücünü yitirmesine sebep olmuş. Yüzmekten gücünü yitirip, yorulan genç çoban boğulmuş ve boğulmadan önce son nefesiyle “Ah Tamar!” diye haykırmış. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakmış. O günden sonra ada Ah Tamar! ismi ile anılmaya başlanmış. Efsanelerin doğruluğu kesin olmasa da insan ilk duyduğu anda hemen kafasında canlandırıveriyor.

Adada bulunan Ermeni Aziz Haç Kilisesi 915-921 tarihleri arasında Vaspurakan Kralı I.Gagik tarafından Keşiş Mimar Manuel’e yaptırılmış. Dört yapraklı yonca şeklide haç planında yapılan kilisenin batı ve güney olmak üzere iki kapısı var. Kilisenin dış kabartmalarında İncil ve Tevrat’tan alınan dini konuların yanında dünyevi konular, saray hayatı, av sahneleri, insan ve hayvan figürleri tasvir edilmiş. 1131 yılında manastıra çevrilmiş, 1895’e kadar bu yöredeki Ermeni Patrikliğinin merkezi olmuş.

Ada doğal güzelliği ile bizi resmen büyüledi. Nisan ayında olmamızın avantajıyla çiçek açmış badem ağaçları, yemyeşil çimenler ve turkuaz rengiyle göl huzurun adresi gibiydi. Adaya gün boyunca tekneler ile ulaşım sağlanabiliyor. Biz arabayla Tatvan’dan Gevaş-Akdamar iskelesine geçtik. Van merkezden de Gevaş minibüsleri ile buraya gelmek mümkün. Teknenin ücreti gidiş-dönüş kişi başı 15 TL, öğrenci 10 TL. Teknelerin kalkış saati yok, doldukça hareket ediyor. Adaya müze kart ile ücretsiz girebiliyorsunuz. Kartı olmayanlar için ise giriş 10 TL. (Ücretler 2017 Mayıs ayına ait)  Mini bir işletme mevcut, sıcak soğuk içecekler servis ediliyor. Bizim önerimiz kesinlikle en az 2 saatinizi ayırın buraya. Adada çiçeklerle dolu patikalarda dolaşmak, çayınızı kahvenizi yudumlayarak manzarayı izlemek tadına doyum olmayacak cinsten bir deneyim olacak.

Adanın verdiği huzur ve dinginlikle Van’ın bir başka doğal güzelliği Muradiye Şelalesine doğru yola koyulduk.

 MURADİYE ŞELALESİ

Muradiye Şelalesi, Van merkeze 80 km uzaklıkta olup Muradiye ilçe sınırında yer alıyor. Adını Bağdat seferine çıkan Osmanlı Padişahı IV. Murat’tan almış. Tendürek Dağı’ndan beslenen Bend-i Mahi çayı üzerinde bulunuyor. Yüksekliği 50 metre, suyu ise gürül gürül, karşı yamaçta üstünüze kadar geliyor.  Etraf olduğu gibi piknik alanı olarak kullanılıyor. Şelalenin karşı tarafındaki kafede oturabilir ya da siz de pikniğinizi burada yapabilirsiniz.

Buradaki kısa moladan sonra akşam konaklayacağımız Erciş’e geçtik. Bizim vaktimiz olmadığından gölün etrafından tekrar Bitlis’e doğru devam ettik. Fakat vaktiniz varsa Muradiye’den Ağrı Doğubeyazıt’a doğru devam edebilir, yaklaşık 100 km uzaklıkta bulunan İshak Paşa Sarayı’nı da görebilirsiniz.

VAN KAHVALTISI

Gezimizin üçüncü gününe tabi ki meşhur Van kahvaltısı ile başladık. Yine tavsiye üzerine Van merkezde bulunan Bak Hele Bak Yusuf Konak kahvaltı salonu bu konuda gayet başarılıydı. Kahvaltının fiyatı ise kişi başı 20 TL. Kahvaltının ardından dönüş vakti gelmişti. Dönüş yolunda da uğrayacağımız yerler olduğundan hemen yollara düştük.

AHLAT – TARİHİ SELÇUKLU MEZARLIĞI

Ahlat Bitlis merkeze 60 km uzaklıkta olup tam bir açık hava müzesi. Şehre girer girmez tarihi yapılar dikkatiniz çekiyor. Bunların en önemlisi 210 dönümlük bir alana kurulmuş olan Selçuklu Mezarlığı. Türklerin Anadolu’daki varlığının başlangıcının ayaklı delili olarak dimdik duruyor. Selçukluların mezar kültürüne ne kadar önem verildiğinin, tamamen nizami şekillerde yapılar ortaya koyduklarının bir göstergesi Ahlat Selçuklu Mezarlığı.

Ahlat, döneminin en büyük Selçuklu şehri, bir kültür merkezi konumunda olması, ayrıca Kubbetül İslam unvanına sahip 3 şehirden biri olması sebebiyle gerçekten tarihimiz için büyük önem taşıyor.

                                                                     (BAYINDIR KÜMBETİ)

Yolunuz bu taraflara düşerse, Anadolu’yu bize armağan eden bu askerlerin ve ailelerin ebedi evlerine mutlaka bir uğrayın derim… Hem manevi açıdan hem de tarihi açıdan çok güzel bir yer.

 

ELAZIĞ’DA KAMP YAPILACAK YERLER İÇİN BURAYA TIKLAYABİLİRSİN

RUMKALE VE HALFETİ YAZIMIZI BURAYA TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİN

DOĞU EKSPRESİ İLE TREN YOLCULUĞU YAZIMIZI BURAYA TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİN

Bir cevap yazın